Assos-Geyikli: Masalsı Kıyılar
Biga Yarımadası'nın güneybatı sahilleri en çok Assos'la anılsa da, gerçekte Türkiye'nin en özgün ve masalsı kıyılarından. Kuzey Ege'nin bu sakin kıyılarının en önemli özelliği, görece sert iklimi nedeniyle insan baskısından uzak olması. Ancak her daim esen rüzgârları, benim gibi sıcakla arası çok iyi olmayanlar için de bir hediye.
Assos'tan sonra denizden uzaklaşan ancak sahile paralel ilerleyen yol, geleneksel taş mimarinin yaşadığı köylerle dolu.
Berhamkale'den batıya doğru sırasıyla Korubaşı, Kuruoba, Balabanlı ve Koyunevi gibi yerleşmeler küçük turlara uygun. Bu dörtlünün hemen hemen orta noktasındaki Bektaş köyünde ise son yıllara kadar kullanılan taş bir değirmen var. Bu köyde aynı zamanda Midilli Adası manzarası, tasarımı ve hizmet kalitesiyle Assos'a rakip olabilecek bir iki butik otel de bulunuyor. Köye yaklaşık 400 metre mesafedeki Sütlüce Koyu'ndan ayrıca bahsetmek lazım.
Assos'tan sonra denize girmeye en uygun yer olan bu koyda, sezonda açık bir iki pansiyon ve küçük restoran bulunuyor.
Koyun sonunda bir balıkçı barınağı ve devamında ise ünlü Sivrice Feneri var. Fenerin yakınındaki motel son iki yıldır hizmet vermiyor. Olağanüstü bir konuma sahip bu motel, aynı zamanda sabah akşam, bıkana kadar uygun fiyata taze balık yeme imkânı sağlayan bir mabetti. Böyle bir mekân uzun süre kapalı olamayacağı için kısa süre sonra tekrar açılacağını umuyorum.
Yaklaşık beş altı kilometre batıdatı Sokakağzı mevkii, görülmesi gereken ve konaklama imkânı sağlanan bir başka yer. Tıpkı Sütlüce Koyu'nda olduğu gibi aşırı sakin bir belde.
Taş, bu yarımadayı şekillendiren en önemli unsur. Antikçağda ünlenen Troas taşocaklarında üretilen sütunlar, Anadolu'nun yanı sıra Roma İmparatorluğu'nun pek çok merkezindeki metropollerin yükselmesine katkıda bulundu. Güzergâhımızda bulunan antik kentlerden, güneyden kuzeye- Khryse (Gülpınar), Larisa, Kolona ve Aleksanderia Troas'ta, bir zamanlar ünü dünyaya yayılan bu ocaklardan çıkan taşları görmek mümkün. Ancak yine yöreye has bir özellikle bu taşlar, çok sıradan mekânlarda da karşınıza çıkabilir. Örneğin Koruoba'daki köy kahvesinin bahçesinde Roma devrine tarihlenen kaideler masa olarak kullanılıyor. Antik mimari elemanlar devşirme malzeme olarak evlerde kullanıldığı gibi, köy mezarlıkları gibi kamusal alanların kapıları da Roma sütunlarından yapılabiliyor.
Tuzla mevkiinde anayoldan batıya, deniz yönüne sapıldığında, buğday tarlaları arasında birdenbire yükselen bir köprüyle karşılaşıyoruz. Bu köprü, Khryse kentini Aleksandreia Troas'a bağlayan antik döşeme yolun bir parçası. Olasılıkla, alüvyon biriktirmesi nedeniyle toprakaltında kalmış ve yüksek bölümü de uçsuz bucaksız tarlalar arasında bir mucize gibi karşımıza çıkıyor.
Ağırlığı onlarca tona ulaşan granit sütunlar, bugün Dalyan ismiyle anılan mevkide bulunan antik limanda gemilere yükleniyor ve Akdeniz'in farklı merkezlerine gönderiliyormuş. Aleksandreia Troas'ın, tabanı kırmızı tuğlalarla döşeli yapay limanı, Dalyan kıyısında hâlâ görülebilir. Kıyıda ayrıca, gemilere yüklenmek üzere limana getirilen ve bir nedenle burada kalan granit sütunlar da bulunuyor. Ancak yarımadanın belki de en heyecan verici noktası, Geyikli'ye bağlı Kocali köyü çevresindeki, işler durumdayken terk edilen taşocakları. Birisinde yedi, diğerinde ise dev boyutlu beş granit sütununun, çıkarıldıkları anakayanın üzerinde yatar durumda bulunduğu bu ocaklar yüzyıllar boyunca araştırmacıların gözünden kaçmıştı.
Yazı ve Fotoğraflar: Gökhan Tan / Atlas Ağustos 2007