Binbir Gece
Ey bahtı güzel okur, ey hoşluk ve cömertlikle donanmış kişi!
Kısacası her vasıtaya, her iklime, her kara ve su parçasına hazırdım; uçan halı gibi havalarda gidebilen vasıtalarla taşıyacağım çantalarım da vardı, motorlu taşıtın girmediği arazilerde keyifle sırtlarına bineceğim eşeklere uygun, kilimden dikilme heybelerim de. Kaç ülke, kaç şehir göreceğim, kaç limana uğrayacağım, kaç vaha ya da çöl geçeceğim ve hangi adalara, cezirelere çıkacağım, bu biraz da bacaklarım ve sırtımın zihnimle kuracakları dostluğa bağlı. Çünkü, söz konusu olan yalnızca gideceğim yerlerin harita üzerinde çok sayıda nokta oluşturması ve bunların birbirlerinden binlerce kilometre uzaklıkta bulunmaları değil, bunlardan da önemlisi, ruhumun, kağıt üzerinde olmayan ya da kartoğrafyası meçhul kimi hayal haritalarını, masal krokilerini getirip getirip önüme seriyor olması. Tutkum, tutkumun yol haritaları, tutkumun nehirleri, tutkumun demir pençeleri, çelik bıçakları beni uykuda ya da uyanık halimde gelip gelip buluyor. Kendini kurtar kurtarabilirsen...
...Şam’da Emevi Camii’nin bitişiğinde bir kahvehanede rastladığım, herkesin oturduğundan daha yüksek, daha iri bir koltuğa oturmuş, elinde tuttuğu kocaman kılıcını kalabalığın üzerine savurarak eski hikayeler anlatan hakikatçi gibi, masallardan bölümler anlatacağım ve hiçbir hakikatçinin daha önce yapmaya yanaşmadığını yapıp, onlar beni bağışlasın, bu masalların kimi sırlarını ifşa edeceğim. Bütün bunları ben mi yapacağım dedim, aslında yapacağız demek istiyordum tabii ki.
Bu yüzden, en baştan kimliğimi açıklayayım ki, bu satırların yazarı aynı zamanda Alaaddin’in lambasındaki cindir, evet, aynı zamanda; ve bu hakikati açıklamaktan asla imtina edemez.
Kısacası hakikatçi, benim ecinnimdir, ruhumu aydınlatan lambanın cini, esrarlar padişahım, gizemşahım, sırlar haznedarım, gözlegörünmeyenimdir.
Ey bahtı güzel okur, hakikatçi ile birlikte çıktığımız bu yolculukta, sana şu anda nerede olduğumuzu söylemeden önce, vaktiyle pek çok serveti, güzel, genç ve periruhan pek çok sevgilisi olan bir hükümdarın öyküsünü mü anlatsaydım diye düşünüyorum.
Çünkü beni buraya sürükleyen, sersefil, perişan, mahzun halde çöllere düşüren, ejderha gibi alev alev kalabalıklar püskürtmekte olan bu yabancı şehre fırlatıp atan, işte bu öykünün kahramanıdır. Üstelik bu öykünün kahramanı, altında sihirli halı varmış gibi dünyanın bir o uzak köşesine bir bu uzak köşesine gitmiş, bana da bugün, yeni zamanın uçan halısıyla o yerlere tekrardan inmek kalmıştı.